Ana Sayfa > Site Yazarları

NURANE TAĞİYEVA - admin
BEKLETME GENÇLİĞİNİ...
23 Ocak 2020 - 3282 okunma

İki kadın... Biri genç biri yaşlı. Biri dünden biri gelecekten ümitsiz. İki yaralı kuş... İki yorgun ruh, iki kırgın yürek; ikisi de suskun. İkisi de vazgeçmiş... İkisi de bir birinden habersiz evlerinden çıkıp kaderin belirlediği bir parka doğru yürüyorlar. Genç kadın, yaşlı kadının yıllar öncesi yaşadığı ve büyük tramvalar yaşayarak atlattığı acıları almış yanına ilerliyor. Yaşlı kadın ise gençliğinde geçirdiği o acıları bir daha yaşayamamanın üzüntüsünü gerçekçi yaklaşım sergileyerek benimsemekle meşgul. İki farklı yazgı aynı noktada buluşmak için habersizce yol almakta.
Sabahın onların yaşadığı ülkede gözünü açtığı ilk anlar... Güneş, kışın soğuğuna aldırış etmeden yazı aratmayacak bir biçimde parlıyor. Güneşin Hazar denizinin dalgaları üzerindeki ahengi Fransız müziği eşliğinde parlıyor. Her doğan güneş yeni bir umutla benzeştirilir bu gezegende. Çaresizliğimin umuduna doğan bir güneş olsa bu keşke diye iç geçirdi genç kadın. Ya yaşlı kadın? O çaresizliğinin umuduna dokunabilir miydi? Onu hayal dahi edebilir miydi?..  
Yaşlı kadın denize bakan parkta bir bankın üzerine oturdu. Onun gibi yapraklarını döken, kışa soyunan, yaşı yaşına denk yüksek ağaçları seyrediyordu. Bir yandan da bu ağaçlar kıştan yaza çıkacaklar eteklerinde bir yığın umut, yeniden yeşerecek yaprakları, “ya ben?” diye düşünüyordu. Umutsuzluğun da böylesi olsa gerek... İnsan, zaman geliyor bir insanla değil, bir ağaçla kendini kıyaslıyor. Vakit geliyor ağaç bile insandan şanslı konuma geliyor. İnsan, “ömrümü boş yere tükettim, boştu tüm davalarım, gereksizti inançlarım, yasaklarım” düşüncesiyle karşı karşıya kalıyor ömrün son demlerinde.   
Genç kadın ömrünün en güzel çağlarını umutsuzluğa teslim etmiş, ağır ağır yürüyor aynı parka doğru. Ne güneşi, ne dev ağaçları ne de etrafta cıvıl cıvıl coşup çağlayan hayatı algılayacak yaşta değil. İnsan kaybetmeyince anlamıyor ya elindekileri... Kaybedince kıymete biniyor ya her şey. Hayat gibi... Yitip giden gençlik gibi...
Sahip olduğu en gerekli nimetin farkındalığından yoksun bir ruh haliyle yaşlı kadının yanına oturdu. Uzun süre ortama hakim olan sessizliğin gürültülü sesi beyinlerde dolaşan değişik fikirlerin çığlığında yankı buluyordu. Dil susunca “sessizlik” kavramı var olmuyor. Dilin susması suskunluğu tanımlamaz. İnsanın içinde kopan fırtınaların sesi dışarıda duyulmaz. Bazen de insan kendi içindeki sesi bile duyamaz hale gelir. Aslında birbirine tezat iki dış görüntü aynı sağırlığı yaşıyordu. İkisi de kendi iç seslerine kulak tıkamıştı.
Yaşlı kadın: “Ben, bugün, ne bir eksi ne bir artı tam 63 yaşındayım. Annem, beni bugün doğurdu, 63 yıl önce bir pazar sabahı. Ne garip bir hayat kızım!.. Beni doğuran ana yıllarca beni doğurduğu günü kutladı. Bugün ise doğurduğu çocuğundan habersiz... Kara toprak oldu. Onun bu kutlu gününü benim doğurduklarım kutluyor.”
Genç kadın, gözlerini açmış, soğuktan büzüşen bedenine sıkıca sarılıp, ellerini paltosunun cebinde iki büklüm kıvırıp, dikkatlice onu dinliyordu.
Kadın devam etti: “Keşke düne dönebilseydik. Keşke ben de senin gibi üşüyebilseydim. Genç olsaydım, üşümeyi hissetseydim. Mevsimlerden zevk alsaydım. Kışı, yazı, sonbaharı, ilkbaharı her birinin taleplerine uygun biçimde yaşasaydım. Zamana yolculuk yapabilseydim, şayet ilk işim “toplumca konulan yasakları” çiğnemek olurdu. Yeniden bu yolları yürüme şansım olsaydı, hiç evlenmezdim. Çocuk doğururdum yine. Dünyada kadına özgü tüm duyguları yaşamak isterdim. Annelik duygusu da bunlardan biri. Sen şimdi yorgun hissediyorsun kendini. Olmayan bir telaşın içindesin. Vaktini boş yere, boş inançlar uğruna harcıyorsun. Yani gençliğini bir nevi çöpe atıyorsun. Oysa hayatın son demlerinde soluyan o çaresiz kişi benim. Sen hayatın en güzel yerindesin, tam ortasında. Sil baştan başlayabilirsin. Çılgınlar gibi sevebilir, deliler gibi sevişebilir, saatlerce koşabilirsin. Yürümek, koşmak ne güzel bir nimet. Bak sana ne diyeceğim: Gel yer değişelim. Sen geç benim yerime. Ben de senin elinden kayıp gitmesine müsaade ettiğin hayatına sımsıkı sarılayım. Biliyor musun sorun ne? Benim gördüğümü sen göremiyorsun. Sen şu önümüzde dağ gibi duran ağaçlarla kendini kıyaslamıyorsun. Sen karşındaki bu denizin cansız olduğunu bile iddia edersin. Şu ağaçların hatta... Sen bu gürültüyü duymayabilirsin. Sana bir tavsiye kızım: “Sakın ola arkana bakmayasın. Yaşa, sev, sevil. Yürü. Koş. Durma...” Koca bir hayat seni bekliyor. Koş onun kollarına. Yarım bırakma hikayeni. Sahip çık hikayene. Yüzüne taktığın tebessümle taçlandır gençliğini. Bolca sevil, benim olduğum yaşta, geriye baktığında elinde avcunda sana kalan tek şey bu olacak. Ne çok, ne güzel sevildim ben, diyeceksin. İnsan her şeye pişman oluyor. Ama en büyük pişmanlık vaktinde yapmadığın olanaklar. Şimdi kalk ayağa ve düş ömrün yolarına. Bekletme gençliğini..
Genç kadın yüzüne astığı tebessümle ayağa kalktı. Ellerinden öptü, bu kader mahkumu yaşlı kadının. Koşar adımlarla geldiği yoldan da geri döndü.
Yaşlı kadın, bir başına muhabbete kaldığı yerden devam etti. Ağaçla kıyasını bitirip, deniz dalgalarına yöneldi. Ya gördün mü ey büyük deniz? Senin yutmak için hazırlandığın bir canı ben senden aldım. Şimdi söyle bana, sen mi büyüksün ben mi?   
                                                                                                                                                  Nurane TAĞIYEVA
 

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


NURANE TAĞİYEVA Diğer Yazıları

26 Mart 2020 - CAHİL VİRÜS ; KORONAVİRÜS
Anasayfa | Künye | Gazeteler
CH