SIFIR LİRA VE BİSİKLETLE HAYATA YOLCULUK
SIFIR LİRA VE BİSİKLETLE HAYATA YOLCULUK

ÖNDER GÜZELARSLAN
info@aktuelgazete.com - 02126647132İnsan insana ve tabiata dokundukça insan kalır! Hasan Söylemez’in Hayata Yolculuk kitabının kapağında en üstte yazan bir cümle bu. Okuma sevdam sırasında geçenlerde elime geçti kitabı. Bir solukta okudum kitabı.İstanbul’dan başlayarak Şile sahil yolunu takip ederek, Karadeniz sahilinden Doğu ve Güney Doğu sınırlarımızdan Akdeniz ve oradan Ege, Marmara’yı turlayarak yeniden İstanbul’a dönüşün hikayesini öyle anlatmış ki, bir seyyah olarak kendimi onun yerine koydum kitabı okurken. Bisikletle, sıfır lirayla, sekiz ay boyunca katettiği on bin kilometre yolculuğunda gördüğü manzaralara, tanıştığı kişilere, insanımızın misafirperverliğine ve dokunduğu yüreklere götürüyor okuyucuyu. Bugüne kadar henüz okumadıysanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.
Kitaba geçmeden önce kısaca bisikletin hayatımıza girişine şöyle bir göz atalım. Şüphesiz bisiklet tutkusunun, insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. Bu tutku, sadece bir ulaşım aracı olarak değil, aynı zamanda bir hayat tarzı ve bir hobidir. Unutulmaması gereken bir şeyde bisiklet aynı zamanda özgürlüğün simgesi olarak görülür. Bisiklet, ilk olarak insan hayatına 19. yüzyılın ortalarında girmiştir. Bisiklet icadıyla birlikte, insanlık tarihinde önemli bir ulaşım aracı haline gelmiş, bisiklet tutkusu diye bir olay insanların hayatları arasında var olmaya başlamıştır.
Tarihteki ilk bisikletin icadıyla ilgili farklı görüşler ortaya atılsa da günümüzdeki tasarıma yakın ilk bisiklet 1790’lı yıllarda Comte de Sivrac tarafından Fransa’da icat edildi.Bu bisiklet “Celeripede” olarak adlandırılmış, iki tekerleği olan, sert ahşap çerçeveden oluşan ve pedalı bulunmayan ayakların hareket ettirilmesiyle ilerletilebilenbir şeydi. Gidonu yani direksiyonu ve oturulacak yeribulunmayan bu bisiklette vücudun sağa ve sola eğilmesiyle yön değiştirilebiliniyordu. Günümüzde kullanılan eşit büyüklükte tekerleklere ve zincire sahip, gidonlu ve seleli yani oturacak yeri olan bisiklet ise 1885 yılında İngiliz John Kempp Starley tarafından icat edildi.Manevra kabiliyeti yüksek olan bu bisiklette tekerleklerineşit büyüklükte olması da onu daha güvenli hale getiriyordu.
Bu kısa bilgilerden sonra gelelim bisiklet tutkusuyla ortaya çıkan maceralara. Şüphesiz macera, hayatın gerçeğe koşusudur. Bisiklet icat edildikten sonra birçok insan bisikletiyle kısa veya uzun menzilli turlar yapmak suretiyle belli maceralar peşinde koşmuştur. Bisiklet ile dünya turu yapan ilk insan 19. Yüzyılda İngiliz asıllı ABD’li Thomas Stevens’tır. Jules Vene’nin “80 Günde Devr-i Alem” romanının yayımlanmasından yaklaşık on yıl sonra bu romandan etkilenerek dünya turu yapmaya karar veren Thomas Stevens ilk olarak 1884’te Kuzey Amerika’yı bir uçtan bir uca beş aylık bir zaman dilimde dolaşmıştır. Ardından da iki yıldan fazla bir süren yolculuğa çıkmış, bu yolculuğunda Osmanlı topraklarındaEdirne’den Erzurum’a kadar gittiği her yerde halkın büyük bir ilgisiyle karşılamıştır. İkinci Abdülhamid dönemine denk gelen bu bisiklet turunda İkinci Abdülhamid’in alayını görmüş, ramazan ayı olması nedeniyle deİstanbul’da yaşanan ramazan coşkusuna şahit olmuş ve bu coşkuya hayran kalmıştır. Bisiklet turunu tamamladıktan sonra da “Around the World on a Bicyle”(Bisikletle Dünya Turu) adında bir kitap yazmış ve bu kitabı bütün dünya da büyük bir ilgi görmüştür.
Thomas Stevens dan sonra bu deneyimi gerçekleştirenler arasında bir kadında vardı. Bisikletiyle dünya turu yapan bu ilk kadın bugünkü Letonya’da doğmuş Annie “Londonderry” Kopchovsky’dir.
Bisiklet tutkusu, insana tabiatla iç içe olma, çevreyi keşfetme, sağlıklı bir hayat ve macera dolu bir hayat yaşamak gibi duygular kazandırır. Bu minvalde maceraperest, gazeteci Hasan Söylemez’de bisiklet binmeyi bilmezken bisiklet turu yapmaya karar vermiş. Arkadaşı Cihat sayesinde bisiklet sürmeyi öğrenmiş.Daha sonra da arkadaşı Adil’in bisikletiyle antrenmansürüşlerine başlamış.
Bir gün Kadıköy’de bir bisiklet mağazası görür ve mağaza sahibi Ulaş’la tanışır. Orada kısa bir süre çalışması karşılığında bir bisiklet sahibi olur sonrasında vira bismillah der. İstanbul’un kuzeydoğusunda Karadeniz kıyısında yer alan Şile’den yolculuğuna başlar. Yolculuk esnasında bisikleti, arkadaşının verdiği çadır ve bir miktar yiyecek dışında hiçbir şeyi yoktur. Belki inanılmayacak ama gerçekten hiç parası da yoktur. Gerçekten büyük cesaret dedirtecek bir maceraya atılır. Şile, Ağva derken Kandıra’ya ulaşır. Geçtiği her nokta da bir sürü insanla tanışır. Kimisi onunla yiyeceğini paylaşmış, kimisi çadır da kalması yerine, evinde, otelinde ya da iş yerinde onu misafir etmiş. Yeri gelmiş mis gibi yatakta uyumuş, yeri gelmiş bazen korku dolu anlarda yağmura rağmen çadırında uyumuş, kimi zamanda bir benzin istasyonunda sandalyeleri birleştirerek uyumuş.
Ülkemizin her bölgesinin güzellikleriyle karşılaşmış. Fakir insanları da görmüş, zenginleri de. Yokluğu iliklerine kadar yaşayan köylüleri ve köy okullarındaki çocukları da görmüş. Romanların düğünlerine de şahitlik etmiş, Karadeniz de balıkçıların balık avına da. Bir yarısı Ağrı bir diğer yarısı Iğdır da olan efsanevi Ağrı Dağı’nı da görmüş. Kimi zaman düz yolda pedal çevirmiş, kimi zaman ise rakımı neredeyse iki bini bulan yokuşları tırmanmış. Kar dememiş, yağmur dememiş, kıyamet dememiş, hastalık dememiş pedal çevirmeye devam etmiş. Turun en güzel yanını “insanların aç mısın” diye sorması diye ifade ediyor. Her yerde yörenin tatlarıylakarnını doyurmuş. Kimi zaman bir ziyafetin ortasında kendini bulmuş, kimi zaman peynir ekmek yemiş. Kimi zaman da ramazan ayı gelince iftar çadırlarında midesine bir şeyler gönderebilmiş. Kendisini çok aç hissettiği anlarda olmuş, tıka basa karnını doyurduğu anlar da olmuş. Sekiz ayın sonrasında İstanbul’a tekrar geldiğinde belki de kendisi de ve çevresindeki insanlar da bu duruma inanamamış. Hiçbir kuruş harcamadan toplumumuzun gösterdiği insanlığın ve misafirperverliğin zirvesini yaşayarak bu turu tamamlamış.
Kitabı ne kadar anlatsam size sayfalar yetmez. En güzeli siz bu kitabı alın ya da bulun ve mutlaka okuyun. Kitabında beni etkileyen çok şey oldu. Ama en çok da Şırnak’la ilgili yazdıkları.
Şırnak’taki Cudi Dağı’nın altı petrol ve kömür dolu. Orada kömür çıkartılıyor. İnsanlara ekmek kapısı bu maden. Ama yeterince çalıştırılmadığından yakınmış bir madenci. Madencinin söylediklerine göre Cudi Dağı’nın öbür yanı yani Irak petrol kaynıyor. Aslında Cudi dağının altı petrol denizi. Kömür var onu özel işletmeler çıkartıyor. Bildiğiniz gibi kömür petrolün katılaşmış hali. Cudi dağının altındaki petrol bu ülkeye yetip artacak kadar çok. Ama yıllardır bu petrol çıkarttırılmıyor. Kömür madeni ise özel işletmelerin elinde. Keşke burada da TTK olsa da hem buradan ekmek parası götürenler kazansa hem de ülkemiz, diye yakınmışlar.
Şırnak adeta yeraltı zenginliğinin zirve yaptığı yer ama buna rağmen işsizliğin, fakirliğin ve masumiyetin olduğu bir yer olarak da zirve de.
Hayata Yolculuk kitabı sevgi, dayanışma, paylaşım, vefa ve umut üzerine bir “iç” gezi kitabı olmuş. Hasan Söylemez der ki; “Hakiki yolculuk, gittiğin yerlere harita üzerinde çarpı işareti atmak değil, o çarpı işaretlerini ruhumuzdaki yaralara yara bandı yapmaktır. Yirmi yıldır bir seyyah gibi gezdiğim, dolaştığım Anadolu toprakları gerçekten de insanlığın ölmediği topraklar.


